— Siz mi? O eski takım elbiseyle mi? Güldürmeyin beni.
Mehmet Yılmaz ağır ağır cüzdanını çıkardı, bir kartvizit aldı ve Ahmet’e uzattı.
— Bu konuşmaya devam etmek istiyorsan, karttaki numarayı ara. Ya da finans danışmanına sor. Eğer yarına kadar hâlâ bir tane kalırsa.
Zeynep kartı elinden aldı, okudu ve yüzündeki ifade bir anda değişti. Rengi soldu.
— Ahmet… — diye fısıldadı.
Elif bana yaklaştı.
— Ben bilmiyordum, — dedi titrek bir sesle. — Sadece bir şakaydı…
Ona baktım ve salondaki kahkahasının, söyleyebileceği her özürden daha gerçek olduğunu anladım.
— Hayır Elif, — dedim sakinlikle. — Bu senin gerçeğindi.
Sonraki günler hızlı ve sessiz geçti. Sözleşmeler iptal edildi. Yatırımlar geri çekildi. Demir soyadı, yönetim kurullarından ve iş ortaklıklarından yavaş yavaş silinmeye başladı. Dedem bir şey istemedi. Finans dünyası, temelsiz kibri kendi kendine cezalandırdı.
Bir süre dedemle birlikte yaşadım. Sabahları mutfakta çay içip basit şeylerden konuştuk: seçimlerden, sorumluluktan, insan onurundan. Bana gerçek gücün bağırmadığını, gerçek saygının satın alınmadığını öğretti.
Bir akşam bana baktı ve şöyle dedi:
— Sınavı geçtin.
— Hangi sınavı? — diye sordum.
— Paranınkini değil, — dedi. — Karakterinkini.
O gün evlenmedim. Ama çok daha değerli bir şey kazandım: kendime saygıyı. Ve insanların, paranın ve statünün her şeyi çözdüğünü sandıkları anda, aslında kim olduklarını görme yetisini.