Siyah, gösterişli arabasına binmek üzereydi ki ürkek bir ses onu durdurdu.
“Efendim… hizmetçi mi arıyorsunuz? Temizlik yaparım, çamaşır yıkarım, yemek yaparım… her şeyi yaparım. Lütfen… küçük kız kardeşim dünden beri bir şey yemedi.”
Güvenlik çoktan yerini almıştı. Bu tür sahneleri büyümeden bitirmek için eğitilmişlerdi. Murat Karahan yıllar boyunca sayısız yalvarış duymuştu. Ezberlenmiş hikâyeler, titreyen eller, çaresizlikten verilen sözler…
Yürümeyi öğrenmişti.
Durmak, zayıflıktı.
Normalde arkasını bile dönmezdi.
Ama bu ses…
Bu ses farklıydı.
Ne talepkârdı, ne de gösterişli.
Sanki görmezden gelinirse paramparça olacak kadar kırılgandı.
Murat durdu.
Ve kapıya doğru döndü.
Kapının önünde, henüz on sekizini bile doldurmamış gibi duran genç bir kız vardı. Üzerindeki bol ceket, zayıf omuzlarını tamamen yutmuştu. Ayakkabıları çamurluydu. Saçlarını aceleyle toplamıştı ama yüzündeki yorgunluk saklanamıyordu.
Ve sırtında…
Bir bebek vardı.
Yeni ya da sıcak bir şeye sarılı değildi. Eski, yıpranmış bir battaniyeye dikkatle bağlanmıştı. Bebek fazlasıyla sessizdi. Murat, minik göğsün sığ sığ inip kalktığını fark ettiğinde içi ürperdi.
Bu, tam da güvenliğin engellemesi gereken sahnelerden biriydi.
Sonra Murat’ın bakışları kaydı.
Kızın çenesinin hemen altında, yakasının yarı gizlediği solgun, hilal biçiminde bir iz vardı.
Murat olduğu yerde dondu.
Nefesi kesildi.
Bu izi tanıyordu.
Hayatı boyunca tanımıştı.
Çünkü aynı iz, yıllar önce kız kardeşi Zeynep’in boynundaydı. Çocukken buna “küçük ay” derdi. Büyüdükçe fularlarla saklamaya başladı. Aileleri öfke ve kayıplarla parçalandığında… Zeynep hayatından tamamen silinmişti.
Yirmi yıl olmuştu.
Ve şimdi, kapısının önünde, aynı iz başka bir bedendeydi.
“Sen… kimsin?” dedi Murat, sesi farkında olmadan sertleşerek.
Genç kız irkildi. Refleksle bebeği sırtına bağlayan örtüyü daha sıkı tuttu. Güvenliğe baktı, sonra tekrar Murat’a.
“Adım Elif Karahan,” dedi sessizce.
“Para istemiyorum. Sadece bir iş… Kardeşim aç.”
Murat onu dikkatle süzdü. Gözleri temkinliydi. Korku vardı ama teslimiyet yoktu. Bu bir oyun değildi. Bu, hayatta kalmaydı.
Elini kaldırdı. Güvenliğe işaret etti.
“Yemek getirin,” dedi kısık sesle. “Su da.”
Az sonra kapıya bir tepsi geldi. Çorba, ekmek, meyve… Murat, Elif’in titreyen ellerle tepsiyi aldığını gördü.

Bunlar da İlginizi Çekebilir