Selma, her sabah köyün tozlu yollarını aşarak okuluna giden, hayalleri olan genç bir kızdı. Çantasında sadece kitaplarını değil, annesinin paylaştıkça çoğalacağına inandığı ekmeğini de taşırdı. Yol üstündeki yaşlı meşe ağacının altında bekleyen ve köylülerin “Eskici Yusuf” dediği o sessiz dilenciyle her gün yemeğini paylaşmak, Selma için bir sabah ritüeli haline gelmişti. Ancak bir sabah, doğanın sessizliğe büründüğü o puslu havada, yıllardır tek kelime etmeyen Yusuf, Selma’nın bileğini tutarak hayatını kökünden değiştirecek o cümleyi fısıldadı: “Vakit daralıyor Selma, babanın sana anlatamadığı gerçeği öğrenme zamanın geldi.”
Selma, babasını yıllar önce sıradan bir iş kazasında kaybettiğini sanıyordu. Oysa karşısındaki bu gizemli adam, babasının aslında bir maden işçisi değil, bu toprakların altına saklanan kadim bir sırrın son bekçisi olduğunu iddia ediyordu. Yusuf’un titreyen ellerinden aldığı eski, deri kaplı defter ve paslı bir anahtar, genç kızı terk edilmiş eski bir değirmenin karanlık mahzenine kadar sürükleyecekti. Gece yarısı, fırtınanın uğultusu altında o ağır taş kapağı araladığında Selma, sadece ailesinin geçmişini değil, tüm köyün kaderini değiştirecek belgelere ulaştı. Büyük bir şirketin kâr hırsıyla yok etmek istediği su kaynakları ve babasının bu uğurda verdiği gizli mücadele artık Selma’nın omuzlarındaydı.. devamı diğer sayfada
Sarı tozlu yolların, kekik kokulu yamaçların ve her sabah erkenden öten horoz seslerinin arasında, Anadolu’nun küçük bir köyünde başlıyordu Selma’nın hikayesi. Selma, on yedi yaşında, gözlerinde hem çocuksu bir masumiyet hem de yaşından büyük bir kararlılık taşıyan bir genç kızdı. Köy okuluna giden tek liseli kız grubu içindeydi ve her sabah o uzun, taşlı yolu yürürken sırtındaki eski çantasında sadece kitaplarını değil, annesinin özenle hazırladığı azığını da taşırdı.
Bu yolun en sadık sakini ise, köyün çıkışındaki devasa meşe ağacının altına sığınmış olan “Eskici Yusuf” lakaplı bir dilenciydi. Yusuf, kimseye zararı dokunmayan, kirli hırkasının içinde kaybolmuş, sadece gözleriyle konuşan bir adamdı. Selma, her sabah annesinin yanına koyduğu sıcacık bazlamanın yarısını ya da bir kap ev yemeğini hiç düşünmeden Yusuf’la paylaşırdı. Ona göre bu, bir iyilikten ziyade bir sabah selamlaşmasıydı.
Ancak o gün, gökyüzünün kurşuni bir renge büründüğü, rüzgarın uğultusunun fırtınaya göz kırptığı o garip sabah, her şey değişecekti. Selma, yine her zamanki gibi ağacın yanına yaklaştı. Çantasından çıkardığı sıcak çorbayı ve bir dilim ekmeği Yusuf’un önüne bırakırken, “Afiyet olsun Yusuf amca, bugün hava çok soğuk, dikkat et,” dedi.
Tam arkasını dönüp gidecekken, yıllardır sadece mırıltılar çıkaran Yusuf, Selma’nın bileğini beklenmedik bir çeviklikle tuttu. Selma korkuyla irkildi. Yusuf’un gözleri her zamanki donukluğundan sıyrılmış, keskin bir zekayla parlıyordu.
“Selma,” dedi, sesi paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırtılı ama otoriterdi. “Vakit daralıyor. Babanın sana bırakmadığı ama senin olan şeyi bulmanın zamanı geldi.”
Selma donup kalmıştı. Yusuf babasını nereden tanıyordu? Babası o daha beş yaşındayken bir iş kazasında öldü diye biliyordu. “Sen… babamı nereden tanıyorsun? Ne demek vakit daralıyor?”
Yusuf, elindeki ekmeği bir kenara bıraktı ve heybesinden eski, deri kaplı bir defter çıkardı. “Baban bir maden işçisi değildi Selma. O, bu toprakların altına saklanan kadim bir sırrın bekçisiydi. Sana ‘tozlu yolun sonundaki ışığı’ aramanı söylemişti, hatırla.”
Selma’nın zihninde şimşekler çaktı. Babasının o ölmeden önceki gece kulağına fısıldadığı ama çocuk aklıyla bir masal sandığı o cümle: “Kızım, eğer bir gün yolunu kaybedersen, tozun içindeki ışığı izle. O ışık senin kaderin.”
Karanlıkta Bir Takip ve Saklanan Miras
Yusuf, defteri Selma’nın eline tutuşturdu. “Bu defterde koordinatlar ve bir anahtar var. Köyün arkasındaki terk edilmiş eski değirmenin altındaki mahzene gitmelisin. Yarın gece yarısına kadar gitmezsen, köyü satın almaya gelen o büyük maden şirketi her şeyi yerle bir edecek. Babanın mirası sadece senin değil, bu köyün kurtuluşu.”
Selma, korku ve heyecan karışımı bir duyguyla okula gitti ama derslere odaklanması imkansızdı. Kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Akşam olduğunda, annesine bir arkadaşında çalışacağını söyleyerek evden çıktı. Yanına sadece bir fener ve Yusuf’un verdiği defteri almıştı.
Eski değirmen, köylülerin “tekin değil” diyerek uğramadığı, sarmaşıklarla kaplı, harabe bir yapıydı. Selma, fırtınanın kopmaya başladığı o gece, rüzgarın ıslığı eşliğinde değirmene ulaştı. Defterdeki çizimleri takip ederek, zemin katındaki ağır bir taş bloğu buldu. Anahtar, taşın ortasındaki ince yarığa tam oturdu. Bir gıcırtıyla açılan kapak, aşağıya doğru inen dar ve rutubetli merdivenleri açığa çıkardı.
Aşağıya indiğinde gördüğü şey bir hazine dairesi değildi; burası devasa bir arşivdi. Duvarlarda köyün toprak yapısını, su kaynaklarını ve bölgedeki nadir mineralleri gösteren haritalar vardı. Ama en önemlisi, masanın üzerindeki mühürlü zarftı. Zarfta babasının el yazısıyla şu not vardı:
“Bu köyün altındaki maden, bir şirketin kar hırsına kurban edilemeyecek kadar değerli bir su kaynağını besliyor. Eğer burayı kazarlarsa, tüm bölge susuz kalacak. Bu belgeler, bu toprakların koruma altında olduğunu kanıtlayan tek hukuksal mirastır.”
Selma belgeleri çantasına koyarken dışarıdan ayak sesleri duydu. Maden şirketinin adamları bölgeyi keşfe gelmişti. Kalbi küt küt atarken, çocukluğunda babasıyla oynadığı gizli geçitlerden birini kullanarak sessizce dışarı süzüldü…