Ali Yılmaz bir an için elindeki aleti indirdi. Önünde duran şey, meslek hayatı boyunca gördüğü hiçbir vakaya benzemiyordu. Ayşe’nin karın boşluğundan çıkarılan yapı ne tümör, ne kist, ne de bilinen bir parazitti. Yoğun, düzensiz bir kütleydi; kalın, koyu renkli zarlarla çevriliydi ve bu zarların altında hâlâ zayıf da olsa atan damarlar seçilebiliyordu. Doku cansız değildi. Dokunulduğunda tepki veriyor, hafifçe kasılıyordu.
Hemşirelerden biri istemsizce geri çekildi.
— Az önce… hareket etti mi? — diye fısıldadı.
Yılmaz cevap vermedi. Gözlerini, yıllar boyunca Ayşe’nin bedeninde yaşamış olan o şeyden ayıramıyordu. Bu klasik anlamda bir parazit değildi. Daha çok yarım kalmış bir organ gibiydi. Büyümüş, uyum sağlamış, Ayşe’nin bedeniyle birlikte yaşamayı öğrenmişti.
Ameliyat iki saatten fazla sürdü. Son parça da çıkarılıp kapaklı metal bir kaba yerleştirildiğinde, ameliyathanedeki gerginlik bir anlığına azaldı. Tam o sırada herkes donup kaldı.
Kaptaki kütle aniden kasıldı.
Sanki gecikmiş bir refleks gibiydi.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
— Bunu hemen buradan çıkarın, — dedi Yılmaz alçak sesle. — İzole edin.
Ayşe yoğun bakıma alındı. Saatler boyunca durumu kritikti ama stabildi. Bedeni, yıllardır içinde taşıdığı yükten kurtulmuş gibi yeniden denge bulmaya çalışıyordu. Akşamüstüne doğru değerler yavaş yavaş normale dönmeye başladı.
Ayşe gözlerini açtığında hissettiği ilk şey garip bir boşluktu. İçinde daha önce hiç hissetmediği bir sessizlik vardı. Kaburgalarının altında o tanıdık baskı yoktu. Hareket yoktu. Sadece durgunluk.
Bandajlı karnına titreyerek dokundu ve sessizce ağlamaya başladı.
— Gitti… — diye fısıldadı. — Artık yok.
Ali Yılmaz yatağının yanındaydı. Ameliyatın acil olduğunu, zamanında müdahale edildiğini söyledi. Hayatını kurtardıklarını söyledi. Ama ne çıkardıklarını anlatmadı. Henüz.
Birkaç saat sonra Mehmet hastaneye geldi. Yüzü solgundu, gözlerinin altı çökmüştü. Doktor kimliğini takınmaya çalışsa da sesi onu ele veriyordu.
— Ne vardı? — diye sordu. — Tam olarak ne buldunuz?
Yılmaz ona uzun uzun baktı.
— Yıllarca görmezden gelinen belirtiler, — dedi sakin bir tonla. — Yıllarca dinlenmeyen bir beden.
Mehmet stres, gastrit, belirsiz semptomlar hakkında bir şeyler söylemeye başladı ama cerrahın bakışıyla sustu.
— Bugün ameliyat edilmeseydi, eşiniz sabaha çıkamazdı, — dedi Yılmaz net bir şekilde.
Sonraki günlerde vaka hastanede fısıltıyla konuşuldu. Alınan örnekler farklı laboratuvarlara gönderildi. Gelen raporlar belirsizdi: “kaynağı saptanamayan doku”, “sınıflandırılamayan yapı”, “ciddi anormallikler”. Kimse bunun ne olduğunu kesin olarak söyleyemedi.
Fatma her gün ziyarete geldi. Ayşe’nin elini tuttu, yanına oturdu.
— Önemli olan hayattasın, kızım, — dedi. — Gerisi hallolur.
Ayşe zayıf bir gülümsemeyle başını salladı. Buna inanmak istiyordu.
İki hafta sonra taburcu edildi. Eve döndüğünde daire ona yabancı geldi. Daha sessizdi. Daha boş. Mehmet içine kapanmıştı. Artık itiraz etmiyor, küçümsemiyordu. Geceleri huzursuz uyuyor, en ufak seste irkiliyordu.
Geceler en zoruydu.
Bir gece Ayşe aniden uyandı. Kalbi deli gibi atıyordu. Bir an için her şeyin geri geldiğini sandı.
Elini karnına koydu. Sadece ameliyat izi vardı. Başka hiçbir şey yoktu.
Derin bir nefes aldı.
Tam rahatlamışken başka bir şey hissetti.
Çok zayıf. Neredeyse fark edilemeyecek kadar hafif. Daha derinde, eskisinden daha aşağıda bir titreşim. Aynı hareket değildi. Daha çok bir yankı gibiydi. Bedende kalmış bir hatıra.
Ayşe kımıldamadan yattı.
Nefesini, kalp atışını dinledi. Birkaç saniye sonra his kayboldu. Hiç olmamış gibi.
Sabah Mehmet işe gitti. Ayşe banyoda aynanın karşısında uzun süre durdu. Yavaşça tişörtünü kaldırdı, izine baktı. Cilt sakindi. Hiçbir şey görünmüyordu.
Ama ameliyattan sonra ilk kez zihninde soğuk ve net bir düşünce belirdi.
Belki çıkarılan şey tek değildi.
Ve belki de her şey gerçekten gitmemişti.