18 yıllık komşum Selma “Ben kimsesiz dul bir kadınım” diyerek her gün soframa oturmuştu; onun vefatından sonra evini temizlerken yatağının altından çıkan o mektuplar, kocamın yıllarca beni kiminle aldattığını en acı şekilde kanıtladı.
On sekiz yıl… Dile kolay, bir ömrün neredeyse çeyreği. Selma ile aramızdaki bağ, komşuluktan öte bir kader ortaklığı gibiydi. Kapı eşiğinde ayaküstü başlayan sohbetlerimiz, zamanla her akşam soframda tüten dumanın sıcaklığına karışmıştı. Kocam Vedat, başlarda “Yine mi Selma?” diye hafifçe takılsa da, sonra o da alışmıştı bu sessiz, hüzünlü kadının varlığına. Selma, mahallenin o boynu bükük, “kimsesiz dul kadını”ydı. Siyah başörtüsünün altından bakan yaşlı gözleri, hep yarım kalmış bir hikâyeyi anlatır gibiydi.
Onun ölümü de sessiz oldu. Bir sabah kapısı açılmayınca anladık; yatağında, sanki uykusunda bir rüyaya dalmış gibi veda etmişti dünyaya. Kimsesi yoktu, en azından biz öyle biliyorduk. Vedat, “Zavallı kadın, bari son görevimizi yapalım,” diyerek defin işlemlerini koştururken, ben de on sekiz yıldır her gün içine girdiğim o küçük evi toparlamaya karar verdim. Evi temizlemek, bir bakıma Selma’nın anısını temiz tutmaktı benim için.
O öğleden sonra, güneşin tozlu camlardan süzüldüğü oturma odasından yatak odasına geçtim. Odanın içinde ağır bir naftalin ve rutubet kokusu vardı. Yatağın örtüsünü kaldırıp tozları alırken, bazanın altından sarkan o deri çantayı fark ettim. Eski, aşınmış bir çantaydı. İçini açtığımda karşıma çıkan manzara, kalbimin atışını bir anlığına durdurdu. Onlarca mektup… Üzerlerinde tarih sırasına göre dizilmiş, kurdeleyle bağlanmış zarflar.
İlk mektubu titreyen ellerimle açtığımda, tanıdık bir el yazısı çarptı gözüme. Bu yazı, evdeki faturaların üzerine notlar alan, alışveriş listesi tutan kocama, Vedat’a aitti. “Selma’m,” diye başlıyordu mektup. “Bugün yine masada tam karşımdaydın. Karımın sana uzattığı o ekmeği alırken göz göze geldiğimiz o saniye, sanki ciğerimden bir parça koptu. Sana ‘komşu’ demek, bu yalanı on sekiz yıl boyunca omuzlarımda taşımak beni bitiriyor.”
Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü ve oracığa, tozlu halının üzerine yığıldım. Okuduğum her satır, hayatımın en büyük ihanetinin anatomisi gibiydi. Selma aslında kimsesiz değildi; o, Vedat’ın gençlik aşkıydı. Evlendiğimiz ilk yıllardan beri, Vedat onu mahallemize taşımış, ona bu “dul ve gariban kadın” kimliğini bizzat o biçmişti. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Her akşam soframda, en sevdiğim yemekleri ellerimle servis ettiğim o kadın, kocamla gözlerimin önünde sessiz bir dille konuşuyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz…
Mektupların devamında her şey daha da netleşti. Vedat, yıllar boyu bana iş seyahati diye yalan söylediği günlerde aslında bir sokak ötedeki bu evdeymiş. Selma’nın “kimsesizliği” bir tiyatroydu, masraflarını gizli gizli Vedat ödüyordu. Hatta bir mektupta Vedat şöyle yazmıştı: “Biliyorum, ona (bana) ihanet etmekten nefret ediyorsun ama seni uzağa gönderemezdim Selma. Her akşam soframızda olmanı istiyorum, seni en azından böyle görebilmek, kokunu aynı evde duyabilmek tek tesellim.”
O an, on sekiz yıl boyunca masamda oturan o “sessiz kadının” neden hep önüne baktığını anladım. Pişmanlıktan değil, zaferini gizlemek içinmiş belki de. Vedat’ın bana karşı olan o aşırı nazik tavırları, eve her gelişinde aldığı çiçekler… Hepsi birer kefaretti. Ben ona acıyordum, o ise benim saflığıma. Ben ona tabağımdaki en iyi parçayı uzatırken, o aslında kocamın kalbindeki en büyük yeri çoktan almıştı.
Akşam olup Vedat eve geldiğinde, ellerim hala o mektupları sıkıyordu. Yüzündeki o yorgun ama huzurlu ifadeyi gördüğümde, içimde on sekiz yıllık bir volkanın patladığını hissettim. Çantayı ve mektupları masanın üzerine, Selma’nın her zaman oturduğu o sandalyenin önüne fırlattım. “Servis bitti Vedat,” dedim sesim titreyerek. “Bugün mektupları okudum. Selma’nın ‘kimsesiz’ olmadığını, aslında senin tarafından nasıl ‘kimseli’ kılındığını öğrendim.”
Vedat’ın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. İnkar etmedi, edemedi. Sadece başını öne eğdi. “Seni kaybetmek istemedim,” diye fısıldadı. Ama bu cümle, o ana kadar duyduğum en büyük hakaretti.
O gece o evden çıktım. Arkama baktığımda sadece bir binayı değil, koskoca bir yalanlar silsilesini bıraktım. Selma’nın evindeki o mektuplar, bana sadece ihaneti kanıtlamamıştı; aslında kimsesiz olanın o kadın değil, on sekiz yıl boyunca bir gölgenin arkasında yaşayan ben olduğumu göstermişti. Hayat bazen size en büyük dersi, en güvendiğiniz insanın elinden, hiç beklemediğiniz bir cenaze evinde veriyordu. Şimdi önümde yeni bir yol vardı ve bu kez o masada yalanlara yer olmayacaktı.